Kategori: Yaşanmış olaylar

Şerife Bacı Kurtuluş Savaşı

Kurtuluş Savaşı’nda eli silah tutanların cephede olduğu sıralarda İnebolu’ya çıkarılan silah ve cephanelerin Kastamonu üzerinden Ankara’ya ulaştırılmasında yaşlı erkeklerle kadınların da insanüstü çalışmaları olmuş, tarihe geçmişlerdir. Bu tarihe geçen kadınlarımızdan biri de Seydilerliİnebolu’dan Kastamonu’ya cephane taşırken, Kastamonu Şehit Şerife Bacı’dır. Şerife Bacı 1921 yılının çetin kış şartlarının hüküm sürdüğü Aralık ayında sırtında çocuğu, önünde kağnısı ile Kışlası önüne kadar gelmiş, mermileri ve çocuğunu korumak uğruna donarak şehit olmuştur.

İnebolu sahilinde Kastamonu yolunun başladığı yerde arnavut kaldırımı döşeli bir parkın içindeki Şehit Şerife Bacı Anıtı bulunmaktadır. Şehit Şerife Bacı adı Kastamonu’da Seydiler’de, İnebolu’da Kurtuluş Savaşı’nın kadın kahramanlarını simgeliyor.

Seyit Onbaşı Çanakkale Savaşı

Seyid Onbaşı

muharebe cereyan etmekteydi. Bir yanda dünyanın en gelişmiş askeri vasıtalarına sahip ve sayıca çok kalabalık Batı ülkeleri, diğer tarafta vatanlarını müdafaa için cepheye koşup; düşmanın topuna, tüfeğine iman dolu göğsünü siper eden Mehmedcik…
Anadolunun cihangir ruhlu yiğitleri, şanlı fakat talihsiz devletlerinin elde kalan kısmını müdafaa için cansiperane vuruşmakta. Düşman zırhlılarının yağdırdığı güllelere, yaylım ateşe karşılık vermekte, düşmana adım attırmamaktadır.

Her hususu gözönünde bulundurduklarını zanneden ve hesaplarına göre en geç üç günde Çanakkale’yi aşacaklarını hesap eden düşmanlar yanıldıklarını acı bir şekilde görecek ve zelil bir halde kaçacaklardır Çanakkale önlerinden. Onlar kaçarken, geride Mehmetçiklerin kanları, canlan pahasına kazanıp evlatlarına ithaf ettikleri şanlı bir hatıra kalacaktır.

Çanakkale harbinde tarihlere şanla geçen kahramanlık tabloları çizilmiştir. İşte böyle tablolan çizenlerden birisi de Koca Seyyit’tir.

1889’da Balıkesir’e bağlı Havran ilçesinin Çamlık köyünde dünyaya gelen Seyit, çocukluğundan itibaren gürbüz yapısı ve pehlivanlığıyla dikkatleri çekmiştir. Bu vasfından dolayıdır ki asker ocağında kendisine pehlivanlığına izafeten “Koca” lakabı verilmiş ve “Koca Seyyid” diye tanınmıştır.

1909’da vatani vazifesine yapmak üzere askere giden Koca Seyit üç senelik asker iken 1912’de Balkan harbi patlak vermiş, Seyit de birliğiyle birlikte savaşa katılmıştır. 1913’te Balkan savaşının sona ermiş olmasına rağmen Seyit terhis edilmemiştir.

1914’te Birinci dünya savaşı patlak verince Seyit de Çanakkale’de topçu eri olarak vazife almıştı.

Çanakkale Boğazı’nın Rumeli yakasında, Kilitbahir denilen mevkide 28 lik Mecidiye bataryasında Şeyit’le birlikte kırk kişi vazifeliydi.

17 Mart 1915’te Çanakkale’deki bütün birliklerde yoğun bir faaliyet görülmekteydi. Ertesi gün, düşmanın büyük bir hücuma geçeceği haber alınmıştı.

Seyit Onbaşının bataryasında da hazırlıklar tamamlanmış ve düşmanın taarruzu beklenmeye başlanmıştı.

18 Mart 1918’de ilk önce Fransız daha sonra İngiliz zırhlıları Çanakkale boğazında görülmüşlerdi. Kıyılan yoğun top ateşine tutan düşman zırhlıları aynı şiddette karşı ateşle karşılaşınca duraklamışlar, fakat ateşlerini kesmemişlerdi.

Anadolu ve Rumeli kıyılarından ateş ve dumanlar göklere yükselmekteydi, düşman ateşi aralıksız devam ediyordu.

İngilizlerin en büyük savaş gemilerinden Queen Elizabeth ve Ocean zırhlıları Koca Seyit’in bataryasının bulunduğu Kilitbahir önlerine gelmiş, kıyıyı top ateşine tutmuştu.

Ateş çemberi genişleye genişleye Koca Seyit’in bataryasına ulaşmıştı. Bataryanın sağına soluna mermiler peşpeşe düşmeye başlamıştı. Durumun kritik oluşunu gören batarya komutanı “sığınağa!” emrini vermişti. Fakat batarya erleri sığınağa ulaşmadan müthiş bir gürültü kopmuş, sanki yer yerinden oynamıştı. Koca Seyit de o gürültüden sonrasını hatırlamıyordu. Düşman gemilerinden atılan bir mermi cephaneliğe isabet etmiş, cephanelik havaya uçmuştu.

Bataryadaki erlerden on dördü şehit olmuş, yirmi dördü ise yaralanmıştı. Sadece Seyit ile Ali isimli arkadaşı yara almadan kurtulmuşlardı.

Sağlık erlerinin müdahelesiyle kendine gelen Seyit gözlerini açınca etrafta şehit olan arkadaşlarının cesetlerim görmüş ve arkadaşlarından durumu öğrenmişti. Bataryada ikisinden başka kimse kalmamıştı.

Bataryanın toplarından ikisi toprağa gömülmüş ve kullanılmaz hale gelmişti. Sadece bir tanesi kullanılabilir haldeydi. Onun da vinci kırılmıştı.

Koca Seyit, bir denizde hâlâ ateş püsküren düşman zırhlısına bir yerde yatan şehitlere bir de topa bakmış ve büyük bir hırsla her biri 215 okka (276 kilo) ağırlığındaki mermilere yönelmişti. Arkadaşı Niğdeli Ali şaşırmıştı, Koca Seyit ne yapmak istiyordu. Seyit, şaşkın şaşkın kendisine bakan arkadaşına “yardım et de mermiyi yükleneyim” demiş, ardından da “Ya Allah” diyerek koca mermiyi kavramış ve Ali’nin yardımıyla sırtlamıştı. 276 kiloluk yüküyle 28’lik topun altı basamağını çıkan Koca Seyit mermiyi topun ağzına yerleştirmeyi başarmıştı. İmanın hem nur hem de kuvvet olduğunu göstermişti Koca Seyyit. Bu hakikati bütün dünyaya ilan edecekti. Şimdi bütün dikkatini vermiş önünde canavar gibi duran Ocean’ın üzerine çevirmişti topun namlusunu. Hedefi iyice tesbit edip nişanının doğru olduğuna kanaat getirdikten sonra “Ya Allah, bismillah!” diyerek topu ateşlemişti. Topun gürlemesiyle birlikte karşıdaki düşman gemisinden yoğun siyah bir duman yükselmişti. Anında yalpalamaya başlamıştı. Koca gemi isabet almıştı. Gemi personelinin sesleri kıyıdan duyuluyordu. Vurmuştu Koca Seyit, koca kefere gemisini. Ve mağrur düşmanın koca gemisi batacaktı.

Düşmanlar Mecidiye bataryasının safdışı edildiğini zannetmekteydiler. Kilitbahir cephesindeki komutanlar da aynı kanaate varmışlardı. Fakat Mecidiye bataryasından ateşlenen bir top düşman gemisini batırmıştı işte.

Batarya komutanı Hilmi Bey derhal Mecidiye bataryasına koşmuş ve topu Seyitle arkadaşının ateşlediğini öğrenmişti. Hemen oracıkta onbaşı rütbesini takmıştı Seyit’e. Komutanlar takdirlerini bildirmekteydi.Batarya Komutanı Hilmi Bey ‘ne istersin Seyyid” dediğinde ”Kumandanım tayınım az geliyor iki tayın isterim” demiş, fakat ikinci yemekte ”arkadaşlarım bir tayın alırken ben iki tayın alamam” diye hakkından feragat etmiştir.

“Nasıl yaptın?” sualine ise şu cevabı veriyordu. “Cenb-ı Hakkın yardımıyla.”

Koca Seyit’in Ocean’ı batınşı bir anda her tarafa yayılmıştı. Mehmedcik taze moralle düşmanı şiddetli top ateşine tutmuştu. Gün batımına kadar devam eden şiddetli savaşta düşman perişan edilmişti. Düşman Çanakkale’yi geçememişti. Geçemiyecekti de…

Çanakkale kahramanlarından Koca Seyit 1918’de terhis edilmişti. Köyüne dönen Seyit geçimini temin için çalışmaya başlamıştı. Fakat hain gözler cennet vatanın üzerinde olunca rahatlık yoktu.

Düşmanların hücumları bitmiyordu. Daha düne kadar Osmanlı devletine bağlı olan “uşak tabiatlı” Yunanlılar 15 Mayıs 1919’da İzmir’i, 28 Mayıs 1919’da da Ayvalık ve Edremit’i işgal etmişti. Vatan istila altındaydı, Çanakkale’nin şanlı gazisi Seyit onbaşı durabilir miydi? Durmadı ve işgal haberini alır almaz cepheye koştu.

Karış karış vatanını müdafaa eden yediden yetmişe Anadolu insanıyla omuz omuza verip vuruşuyordu. Koca Seyit, Ordunun 26 Ağustos 1922’de başlattığı büyük taarruza da iştirak etmiş ve 28 Ağustos’ta cereyan eden muharebede iki yerinden yaralanmıştı. Büyük zaferin kazanıldığını hastanede yatarken öğrenmişti Koca Seyyit. Dünyalar kendisinin olmuştu. Artık asırlardır olduğu gibi şanlı bayrağı semalarda hür olarak dalgalanacak, Ezan-ı Muhammedi vatan semalarından eksik olmayacaktı.

Savaşın kazanılmasından sonra mütevazı hayatını devam ettirmişti. Koca Seyyid, fakirdi, çoluk çocuğunun geçimini sağlamak için binbir meşakkatle dağdan odun getiriyor, odun kömürü yapıp satıyordu.
Koca gazinin madalyası bile yoktu. O da “müracaat et sana madalya versinler, maaş bağlasınlar” diyenlere, “Biz madalya için, maaş için dövüşmedik. ‘Ya şehid olacağız ya gazi’ dedik. Ücretini Cenab-ı Allah’tan bekledik ve Rabbim bize gazilik rütbesini nasib etti” demiştir.

Dağdan sırtında odun taşırken yağmurlu ve soğuk havalarda üşütmüş sonunda zatürre hastalığına yakalanmıştı.Hastalığı sırasında da malesef hiçbir yardım görememişti.1939 yılının Aralık ayında vefat eden Koca Seyit geride maddî hiç bir servet bırakmamıştı. Madde bakımından belki dünyanın en fakir insanıydı, fakat, şanlı tarihe malolan şanlı hatıralar bırakmıştı.

Koca Seyyid ve arkadaşlarını bu vesileyle birkez daha rahmet ve minnetle yad ediyoruz….

Alıntı…



Anzaklı Ömer’in Hikayesi / Dr. Ömer Musoğlu

Anzaklı Ömer’in Hikayesi,
(Bu yaşanmış öyküyü aktaran , sayın Dr. Ömer Musoğlu 85 yasindadir ve halen
İstanbul-Moda’da oturmaktadır.)

1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD’ye
gitmiştim. Görev yaptığım hastahanede başımdan geçen ilginç bir hadiseyi
şöyledir :

Amerika ‘ya gittiğim ilk yıllar.. New York’da Medical Center Hospital’da görev
almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi
çekmek gibi işler… Yeni gelmiş doktorlar hemen doğrudan hasta muayenesine,
tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da labaratuvarda çalışıyorum. Bir
hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında. “Kan vereceğim
kolunuzu açar mısınız?” dedim. Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda
kansızdı. Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi
var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim: “Siz Türk müsünüz?”

Kaşlarını yukarıya kaldırarak “hayır” manasına bir işaret yaptı.
Ama ben hala merak ediyorum. “Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı
nedir?” “Aldırma öylesine bir şey işte” dedi.

Ben yine ısrarla: “Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim
milletimin bayrağı, benim bayrağım…” Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin
derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu: “Siz Türk müsünüz?”

-Evet Türk’üm.

İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı. Anlatmaya
başladı:

“Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de. Orada savaşmak
üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya
Anzaklarındandım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki : ‘Barbar Türkler
Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe
açmış durumda. Birlik olup üzerlerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.’

Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık. Beynimizi
yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin
tamamını Çanakkale’ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır’a
getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale’ye
getirdiler.

Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler
suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler geceyi gündüze
çeviriyordu. Her taaruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının
baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti
gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı
bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk
başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan
böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil
yüreklerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş.

Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar. Tekrar taaruz
ediyoruz, bizi yine püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz… Derken böyle bir
taarruzda başımdan yediğim bir dipcik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi
açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu
anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya…
Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice
kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana.
İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri
yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şok oldum doğrusu. Dedim ki kendi kendime: ‘Bu
adamlar isteseler şu anda beni öldürürler ama öldürmüyorlar, beni doyuruyorlar.
Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine
götürdüler.’

Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla ‘Yazıklar olsun bana’
dedim. ‘Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum,
niye savaşmaya gelmişim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk
düşmanıymış’ diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki… Bu
iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce. Nihayet bizi serbest
bıraktılar.

Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için
koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.”

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: “Talihin cilvesine
bakın ki o zaman ölmek üzereyken yaralarımı iyileştirerek
sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türklerdi. Şimdi de Amerika gibi
bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk… Ne garip
değil mi? Avustralya ‘dan Amerika’ya gelirken bir Türkle böylece karşılaşacağımı
hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi
hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum.”

Bu sözlerin ardından nemli gözlerle “Bana adınızı söyler misiniz?” dedi. “Ömer”
cevabını verdim. Merakla tekrar sordu: “Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?”

-Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana
Ömer adını vermiş.
-Senin adın Müslüman adı mı?

Ben, “Evet, Müslüman adı.” deyince yüzüme baktı, doğrulmak istedi. Onun yatakta
oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: “Senin
adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller’di, şimdiden sonra “Anzaklı
Ömer” olsun.” “Olsun” dedim.

-Peki hekim beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu?

Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti? Meğer
o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş.
“Tabii” dedim. “Müslüman olmak çok kolay.” Sonra kendisine imanın ve İslam’ın
şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şehadet getiriyor, hem de
ağlıyordu. Mırıldandı: “Siz Müslümanlar tesbih çekersiniz, bana da bir tesbih
bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Tanrı’yı ansam olur mu?”

Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Tanrı’yı zikretmeyi ihmal
etmiyormuş. Sonrasında bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında
tesbih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde
samimi bir şekilde rica etti : “Beni yalnız bırakma olur mu?”

-Ne gibi Ömer amca?
-Ara sıra gel de bana İslam’ı anlat!. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O
sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.

O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.
Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam
hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum :
“Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gelin!”

Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara
aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk
bayrağı, göğsünde imanıyla koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu.

Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şehadet söylettim, o
şekilde kucağımda ruhunu teslim etti…

Ne yalan söyleyeyim ağladım, ağladım…

1917 Yılı Yemek Listesi Çanakkale Savaşı

 1917 Yili Yemek Listesi… Çanakkale Savaşı…

43. alay 1. Tabur 1. Bölüğüne aittir. inceleyin lütfen bu
memleketi kurtaranların ne büyük
fedakarlıklar yaptığını anlarsınız.
ÇANAKKALE KAHRAMANLARI…..

GÜN SABAH ÖĞLEN AKŞAM EKMEK
15 Haziran Üzüm Hoşafı YOK Yağlı Buğday Çorbası Tam
26 Haziran YOK YOK Üzüm Hoşafı Tam
18 Temmuz Üzüm Hoşafı YOK YOK Yarım
8 Ağustos Yarım Ekmek YOK Şekersiz Üzüm Hoşafı YOK

NOT:
21 Temmuz 1917’den itibaren başlayarak ordu emriyle ekmek istihkakı 500

grama indirilmiştir çünkü un ve ekmek kalmamıştır.

Halil ibrahim Bereketi

Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış.

Büyüğü Halil. Küçüğü ise İbrahim…

Halil, evli çocuklu. İbrahim ise bekârmış…

Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin…

Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.

Bununla geçinip giderlermiş…

Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.

İkiye ayırmışlar.

İş kalmış taşımaya.

Halil, bir teklif yapmış :

İbrahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.

Peki, abi demiş İbrahim…

Ve Halil gitmiş çuval getirmeye… .

O gidince, düşünmüş İbrahim:

Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine

Böyle demiş ve

Kendi payından bir miktar atmış onunkine…

Az sonra Halil çıkagelmiş.

Haydi İbrahim. De miş, önce sen doldur da taşı ambara.

Peki abi.

İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola.

O gidince, Halil düşünür bu defa:

Der ki:

Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.

Ama kardeşim bekâr.

O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.

Böyle düşünerek,

Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.

Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.

Bu, böyle sürüp gider.

Ama birbirlerinden habersizdirler.

Nihayet akşam olur. Karanlık basar.

Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.

Hatta azalmıyor bile.

Hak teala bu hali çok beğenir.

Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki…

Günlerce taşır iki kardeş, bitiremezler.

Şaşarlar bu işe…

Aksine çoğalır buğdayları. Dolar taşar ambarları.

Bugün ‘Bereket’ denilince, bu kardeşler akla gelir.

Bu bereketin adı: halil ibrahim bereketidir.

LÜTFEN HERKESE HATIRLATINIZ..

EVİNİZE VE HAYATINIZA,
HALİL İBRAHİM BEREKETİ DİLERİM.